Ana içeriğe atla

neden şeker pancarı?

         NOT: Bu yazı tümüyle Hanyalı Konya Dergisinin Cemaziyelevvel 1439 (onlar miladi yazmıyor valla) sayısından Halil Özkan'ın yazısından çok beğenilerek alınmıştır. Geçtiğimiz aylardaki şeker pancarı mevzusuna bir yorumdur aynı zamanda. 

           '' Şeker pancarı gayri safi milli hasılaya, buğdaya göre 6, ayçiçeğine göre 3,5 kat daha fazla katkı sağlar. Münavebe sistemi ile yapılan şeker pancarı ziraatının, bakımlı bir tarla bıraktığından kendisinden sonra yetiştirilecek ürünlerde verim artışı sağladığı bilinir. Yine ekim sisteminin münavebeye dayalı olması, tek veya birkaç ürüne dayalı zirai yapının çeşitlilik arz eden bir zirai yapıya dönüşmesini sağlamıştır. Pancar, posa, gübre, melas, kömür, kireçtaşı vs. nakliyeleri nedeniyle ulaşım sektöründe önemli bir iş hacmi oluşturur. Şeker pancarından elde edilen melas, bazı kimya sanayii kolları ile özellikle alkol ve maya üretiminde kullanılır. 

              Ülkemizde şu anda yaklaşık 450 bin çiftçi ailesi geçimini pancar ziraatinden karşılıyor. Tarla hazırlığından pancarın teslimine kadar geçen sürede bölgelere göre değişmekle birlikte dekarda 7-10 kişi çalışıyor. Ortalama 3,5 milyon dekar pancar ekimi yapıldığı dikkate alındığında 67.000- 96.000 kişiye bir yıl boyunca istihdam sağlanmaktadır. Pancar ziraati alternatif ürünlerden buğdaya kıyasla 13, mısıra göre 8 ve ayçiçeğine kıyasla 5 kat daha fazla istihdam sağlar. 

               Ancak 19 Nisan 2001 tarihinde yürürlüğe giren Şeker Kanunu ile pancar üretimine kota getirilir ve belli sınırlara çekilir. 2001 yılında 479.243 pancar üreticisi çiftçi olduğu halde bu sayı 2016 yılında 105.693'e geriler. Pancar ekili alan 2000 yılında 408.367 hektardan 2016 yılında 321.953 hektara gerilemiştir. Üretilen pancar ile bu pancardan elde edilen şeker miktarında on altı yıl boyunca pek fazla değişiklik olmaz. Sistem pancar üretim miktarı ile şeker üretim miktarını on altı sene boyunca aynı seviyede tutma konusunda -kendi lehine- bir başarı elde etmiştir. Oysa aynı durum nişasta bazlı şeker için tam tersine işlemiş ve Türkiye'deki nişasta bazlı şeker üretimi son on yıllık dönemde %50 oranında artırılmıştır. Oysa AB'de izoglikoz kotasının toplam şeker kotasına oranı yalnızca %5,3 olup Almanya'da bu oran %2'den az olarak uygulanmaktadır. 

               Buna göre tümüyle kendimize mahsus bir ekonomik döngü ve milli pazar elde etme imkanı elimizden alınmakta, bunun yerine gıda sektöründe dünyaya şekil veren şirketlerin sağlıksız ve ekonomiyi ifsat eden sistemi dayatılmaktadır. 

                2017 yılında Bakanlar Kurulu tarafından nişasta bazlı şeker üretimi miktarı arttırılmadı. Ancak bunun intikamı Şeker Kurumu ile Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumunun OHAL kapsamında hazırlanan 696 sayılı KHK kapsamında kapatılması ile alındı. Neo-liberal politikaların devamı olarak 2001 krizinin ardından ABD'den getirilen Kemal Derviş'in 15 günde 15 yasa söylemi ile çıkarılan yasalarla kurulmuş olan; asıl amacı şeker ve tütündeki kamu tekelini ortadan kaldırmaya yönelik bu kurumlar, nişasta bazlı şeker kotasını istenen seviyede artırmadıkları, üstelik şeker pancarı üretimini düşürmedikleri için son KHK düzenlemesi ile ''yerli ve milli'' beyanatlarının sıkça kullanıldığı bir zaman diliminde ortadan kalkmıştır.'' 

                Yazının ifade ettiği gibi 16 yıldır konulan yasalarla yediğimiz ürünlerde yapay şeker oranı bilinçli olarak artırılmıştır. Bu, beraberinde obezite ve ciddi sağlık problemleri getirmeye başlamıştır ve gelecek nesillerde devam edecektir. Yerli ve milli sloganıyla hareket eden siyasi oluşumların, her gün kınadıkları ABD ve İsrail elinde oyuncak oluşları da ironiktir. Soframıza gelen şekerin böylesine yapaylaşmasını ve tehdit haline gelişini son 16 yılda hangi siyasi oluşum eliyle yapıldığını yazmaya gerek duymuyorum, yazı da duymamış. 

                  Ayrıca azaltılan tarım alanlarıyla boşalan köyler sorunu Türkiye'nin artık en ciddi meselelerinden biridir fakat niyeyse hiçbir parti lideri konu hakkında net konuşmamıştır. Allah sonumuzu hayır etsin ile bunlara her şey müstahak arasında sıkışıp kalıyorum yine. Ben niyetimi bozmayayım, Allah sonumuzu hayır etsin herkese akıl fikir versin. 

                    Vesselam. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tesettür ve pişmanlık

                2016 yazı. Gelecek yıl gireceğim üniversite sınavına hazırlanıyorum. Henüz bölümümü değiştirip değiştirmeyeceğime bile karar verememişim. Gittiğim dershaneden nefret ediyorum. Ama en çok kendimden, görünen saçlarımdan nefret ediyorum. Neredeyse tüm gün yataktan çıkmadığım ve yemek yemediğim oluyor. Ders çalışmıyorum, sınav umurumda bile değil. Yakın aile üyelerim dışında bana ne olduğunu bilen yok. Sorunum çok basit ve beni psikiyatra sürükleyecek kadar da büyük: başörtüsü takmak istemiyorum ama buna mecbur hissediyorum.                   Hayır bunu babam dayatmıyor. Hayır annem başörtüsü takmıyor ve hatta takmamı istemiyor. Ailemde böyle bir dini kaygıya sahip kimse yok. Ama bu konu hayatımın dönüm noktalarından biri olan sınav dönemiyle birleşince beni hasta edecek noktaya varıyor. Çözüm antidepresan ve okula başlamam.                 ...

Neden ''amayeden'' ?

                      ''Kızım bu şöyle şöyle olur...'' iyi de ''ama yeden?''                       Üç-dört yaşlarım olmalı, konuşmaya başladığım dönemler (evet geç başladım biraz) . Her sorduğum soruya gelen cevaplardan sonra üç yaş aksanıyla ''ama yeden'' diyorum. Sorgulamadan söyledikleri şeye ikna olmuyorum. Teyzemlerin bu şekilde çılgına döndükleri anlatılıyor hala. Ama Sihirli Annem dizisini izlerken misafirleri kovmam kadar sansasyonel değil.                        Sihirli Annem izleyen kuşak işte böyle medya bağımlısı, asosyal, manyak bir nesil oldu. Bu başka mesele ama.                        Blog ismi burdan esti. Çünkü bu huyum benim 19 yıllık kısa hayatımda hiç değişmedi ve muhtemelen değişmeyecek. Bir ''neden'' arama ve bulamayınca kafayı sı...

neden bir ''kolay gelsin'' demeli?

       Parkta yürüyüşten dönüyorum, çok sinirliyim çünkü her taraf cumartesinin kalan çöpleriyle dolu.  Yaşadığım bu yere kızıyorum. İlerde bir temizlik görevlisi iş başı yapmış. Acıyorum ona, bu kadar pisliği temizleyecek olmak çok zor. ‘’kolay gelsin’’ diyorum, gülüyorum birkaç dakika önceki sinirime rağmen. Adamdan üç ayrı teşekkür geliyor: eyvallah, sağolasın, teşekkür ederim. Ve asık yüzüne koca bir gülümseme yayılıyor. Bu, yaşadığım üçüncü deneyim. Temizlik işçilerine kolay gelsin diyorum ve karşılığında çok güzel şeyler söylemiş gibi gülümsemeler, eyvallahlar alıyorum.        Aslında bu tarz işlerde (yani kanalizasyon, temizlik, güvenlik vs) merhaba, kolay gelsin demek onlar için çok şey ifade ediyor. Bu insanları düşünün, gün içinde çok az iletişimle sanki kimse onları görmüyormuş gibi yaşıyorlar. Psikolojik olarak yorucu ve yaptıkları işten bile zor olabilir bu durum. Farkedilmemek, yok gibi var olmak insanın sosyal yapısı...